Atatürk’ün Cumhuriyet’le ilgili unutulmaz anısı?

Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyeti öyle bir anlatır ki… Atatürk’ün Selanik’ten tanıdığı yaşlı bir kadın oğluna iş ister ve bakın sonuç ne olur?

Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kitlesi iskelede etrafını çevirmiş bulunmakta idi.

Bir kadının, elinde bir kağıtla Atatürk’e yaklaştığı görüldü. İhtiyar, zayıf bir kadındı. Ata’nın yolunu keserek titrek bir sesle:
“Beni tanıdın mı oğul?’ dedi. Ben sizin Selanik’te komşunuzdum. Bir oğlum var; devlet demiryollarına girmek istiyor. Siz onu alsınlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış.. Ne olur bir kere de siz söyleseniz.”

Atatürk’ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı… Elleriyle geniş jestler yaparak ve yüksek sesle, “Oğlunu almadılar mı’? dedi. Ben tavsiye ettiğim halde mi almalıdar? Ne kadar iyi olmuş… Çok iyi yapmışlar… İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak…”

Kadın kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ve Atatürk adeta vecd (coşku) dolu bir sesle: “İşte Cumhuriyet’ten beklediğimiz netice…” diyordu.

Üsküdar’da sabah oldu deyiminin hikayesi

Devamını oku..

Osmanlı döneminde Anadolu yakası ile Avrupa yakası müezzinlerinin arasında geçen ve günümüze kadar gelen bir deyimdir Üsküdar’da sabah oldu sözü…

Olay Osmanlı döneminde geçer…

Valide Sultan ve Mihrimah Sultan Camileri, Üsküdar’da deniz kıyısındadır.

Bu camilerin müezzinleri karşı tarafta sarayda yaşayan padişaha seslerini duyurmak, ondan ihsan alabilmek ve saray müezzinliğine yükselmek ümidiyle sabah ezanlarını mutlaka Beşiktaş’taki cami müezzinlerinden önce okurlarmış.

İşte “Üsküdar’da sabah oldu” deyimi de buradan gelmektedir.

Günümüze kadar gelen “Üsküdar’da sabah oldu” deyimiyle vurgulamak istenen ise bir işte veya konuda geç kalmayı ifade eder.

DAHA FAZLASI İÇİN FACEBOOKTA PAYLAŞALIM..

Devamını oku…

Atatürk ve Şıh

Atatürk Amasya ziyaretinde, vali konağında yörenin ileri gelenleri ile sohbettedir. Bir ara tam karşısında oturan birine gözleri takılır. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk’ün dikkatini çeker. Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar; “Kimdir bu?” Vali yanıt verir; “Efendim kendisi Şıh’tır. Yörede çok hatırı sayılır.” Atatürk Şıh’ı yanına çağırır ve “İmanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Şunu rica etsem de en azından Peygamber Efendimizin ki gibi kısaltsan?” der ve eliyle de boyun altı hizasını gösterir. Şıh; “Emrin olur paşam” diyerek yerine çekilir.

Aradan zaman geçer, bir akşam Atatürk Amasya’daki Şıh’ı hatırlar ve valiyi telefonla arayıp durumu sorar. Vali Şıh’ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır. Atatürk telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra nazırını çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği’ne tebliğ etmesini ister.

Ertesi gün Amasya’dan bir haber gelir ki Şıh efendi Ata’yı görmek üzere Ankara’ya yola çıkmış. Şıh gelir, Ata’nın karşısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet baştan sona değiştirilmiş, bambaşka bir görünüme bürünülmüştür.

Atatürk’ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata’ya sorarlar; “Aman paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız?”

Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp; “Dün akşam Amasya Valiliği’ne bir yazı gönderdim ve Şıh’ı Afyon’a vali atadığımı bildirdim” der. Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh’a vermesini söyler.

Yazıda söyle yazmaktadır; “İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir.”

Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla.

Mükemmel Kadın (Olmayın)

Devamını oku…

İyi bir eş, anne, dişi, seksi, ev hanımı, iş kadını, dost, evlat, sevgili ve daha birçok şey olan mükemmel kadın, neden mutsuz olur?

Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar.

Bir ilişkide kadın, eşinin hayatını gereğinden fazla kolaylaştırdığında, iyi bir iş yapmış olmaz.

Her sorunu çözebilen, sorumlulukları üstünde taşıyan, düzeni koruyan ve bunun için insanüstü çaba gösteren kadın, karşısındaki erkeğin genetiğini bozar.

İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır.

Mükemmel kadın, her konuda başarılı olduğundan, karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz.

Armut piş, ağzıma düş.

İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez.

Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar, dersler ve çaba ile doğru orantılıdır.

Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne, evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir.

Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir.

Eşinin işlerini üstlenen, yapması gerekenleri onun yerine yapan, beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın, mutsuz olmaya mahkumdur.

İşin garip tarafı, bu yapıdaki kadınların ilişkileri, genellikle hayal kırıklığı ile biter.

En çok aldatılan, terk edilen kadınlar, kusursuz kadınlardır.

Neden aldatıldıklarını anlayamazlar.

Üstelik, eşlerinin seçtikleri kadınlar, kendilerinden çok daha vasıfsız olanlardır.

“Benim neyim eksikti”

Bu cümlenin cevabı havada kalacaktır, hatta şok etkisi bile yaratabilir ama eksik olan kusurdur.

İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur.

Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur.

Çaba göstermek uğraşmak için ortada sebep bırakmaz.

Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş, doğal olarak gidip, kendini göstereceği, yaratacağı başka ortamlar arar.

Çevrenizdeki insanları bir düşünün.

İçlerinde, mükemmel olduğuna inandığınız ama hala neden evlenemediğini ya da mutsuz bir ilişkisi olduğunu anlayamadığınız kişiler yok mu?

Dışarıdan bakıp, dört dörtlük kadın dediklerinizle birlikte yaşadığınızı hayal edin.

Hazır bir hayat.

İlk başlarda çok keyifli gelse de, zaman içinde son derece sıkıcı, tek düze ve boş bir yaşam şeklini alır.

İnsani egonuz zarar görür.

Mükemmellik, kendinden vazgeçmek demektir.

Sürekli başkaları için yaşamak,onların ihtiyaçlarını gidermek, onların sevdiklerini seçmek ve hazırlamak, hep başkalarını düşünmek, mükemmel kadını kişiliksiz kılar.

Kendi hayatından vazgeçmek, saçının her telini süpürge etmek, gereksiz özveri ve fedakarlık göstermek, karşı taraftan alkış ve takdir almaz.

Düzenli olarak bunlar yapıldığı için, görevmiş gibi algılanır ve kıymeti bilinmez.

Kusursuz ve mükemmel olmak, sadece zarar verir.

Eşini, çocuğunu, kendini hatta dostlarını bile zor bir psikolojik sürece sokar. ilişkiler paylaştıkça değer kazanır ve keyif verir.

Mükemmel kadın mutlu olamaz.

Başkalarının hayatını düzenlerken, kendine ait bir yaşamı unutur.

İnsan dediğin kusurlu olur. Hataları, yanlışları ile var olur.

Mükemmellik, insana ait değildir.

Kusursuz veya mükemmel kadın olmayın.

Bu sizi ancak, ruhsal köle ve yaşam hizmetçisi yapar.

Sevgiyle kalın…

Candan Ünal

Okunma Rekoru Kıran Gabriel Garcia Marquez’in Veda Mektubu:

Devamını oku..

Yakalandığı kanser hastalığı nedeniyle sağlık durumu kötüleştiği dönemde inzivaya çekilme kararı alan Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez, yakın dostlarına bir veda mektubu gönderdi. Birçok dile çevrilen ve yayınlanan Marquez’in o mektubu…

“Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup, can vererek beni ödüllendirse; aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı düşünürdüm.

İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.

Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim.

Başkaları uyurken, uyanık kalmaya gayret ederdim.

Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.

Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım.

Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı, nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin kendini göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenadlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek, dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim.

Tanrım bir yudumluk yaşamım daha olsaydı…

Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım.

Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır.

Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım.

Yaşlılara ise, ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.

Ey insanlar sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim.

Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.

Yeni doğan küçük bir bebeğin babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkum ettiğini öğrendim.

Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak.

Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim.

Mutsuz bir şekilde…

Artık ölebilir miyim?”

Öğretim Üyesi

Devamını oku…

Bir öğretim üyesi, üniversitede sınıfa girer ve ilk sıradaki öğrenciye sorar, “Adın nedir?”

“Ali” der öğrenci. Öğretmen bağırarak “Defol bu sınıftan, bir daha benim dersime gelme” der.

Öğrenci şaşkın bir şekilde sınıfı terk eder.

Tüm öğrenciler şaşırır ama kimse tepki vermez. Öğretmen derse başlar “Peki kanunlar neden vardır?” diye sorar. Çocuklardan biri cevap verir “Suçluları cezalandırmak için vardır.”

“Devam” der hoca, “Başka?” Bir başka öğrenci “Toplumda düzeni sağlamak için vardır.”

“Başka?”

Bir kız öğrenci de “Adaleti sağlamak için vardır” der.

Hoca “Peki ben Ali’ye adaletsiz davrandım mı?”

“Evet” der öğrenciler.

“Peki, buna hepiniz şahit oldunuz, neden tepki vermediniz?”

Herkes susar.

Hoca;

“Adaletsizliğe şahit olup göz yuman insanlar bir gün haysiyetini kaybetmeye mahkumdur. Haysiyetini kaybeden kişiyle de masaya oturup tartışılmaz.”

21 senelik evlilikten sonra “aşk ışıltısını” canlı tutmanın yeni bir yolunu buldum.

Devamını oku…

21 senelik evlilikten sonra “aşk ışıltısını” canlı tutmanın yeni bir yolunu buldum.

Bir süre önce, başka bir kadınla çıkmaya başladım ve bu aslında eşimin fikriydi.
Bir gün eşim, beni çok şaşırtarak: “Biliyorum ki onu seviyorsun” dedi
Şiddetle itiraz ettim: “Ama ben seni seviyorum!!!”
“Biliyorum ama aynı zamanda onu da seviyorsun. Ona da zaman ayırman gerekiyor”
Karımın, ziyaret etmemi istediği “öbür kadın”, 19 yıldır dul olan annemdi.
İşimin yoğunluğu ve üç çocuğumun beklentileri sebebiyle annemi görme fırsatım pek olamıyordu.
O akşam annemi yemeğe ve ardından sinemaya davet ettim.
Endişelendi ve hemen “İyi misin, her şey yolunda mı” diye sordu.
Annem de geç saatte gelen bir telefonun veya sürpriz bir davetin mutlaka kötü bir anlamı olacağından şüphelenen tipte kadınlardandı.
“Seninle beraber ikimizin biraz zaman geçirmemizin güzel olacağını düşündüm” diye yanıtladım.
Sadece ikimiz mi?” Biraz düşündü ve “Çok isterim” diye cevap verdi.

O Cuma, iş çıkışı onu almaya giderken kendimi biraz gergin hissediyordum.
Eve vardığımda fark ettim ki o da, randevumuzdan ötürü hafif gergin görünüyordu. Kapısının önünde, paltosunu çoktan giymiş bir şekilde bekliyordu. Saçlarını yaptırmıştı ve üzerinde babamla kutladıkları son evlilik yıl dönümlerinde giydiği elbise vardı.
Bana melekler kadar ışıltılı bir yüzle gülümsedi.
Arabaya bindiğimizde arkadaşlarıma oğlumla dışarı çıkacağımı söyledim ve gerçekten çok etkilendiler” dedi. “Randevumuzun nasıl geçtiğini duymak için sabırsızlanıyorlar.”

Gittiğimiz restoran, çok şık olmasa da sevimli, sıcak ve servisin kaliteli olduğu bir mekândı.
Annemse, bir kraliçe edasıyla koluma girdi.
Yerimize oturduktan sonra ona menüyü okumam gerekmişti, çünkü küçük yazıları göremiyordu. Ben daha menünün ortalarındayken annemin nemli gözlerle ve nostaljik bir gülüşle bana bakmakta olduğunu fark ettim:
“Eskiden, sen küçükken, menüleri okuyan bendim, sense meraklı bakışlarla beni dinlerdin” dedi.
Ben de gülümsedim: “O zaman, şimdi senin rahat rahat oturma sıran ve ben de okuyarak borcumu ödeyebilirim” dedim.

Yemek boyunca muhabbetimiz çok güzeldi, sıra dışı hiçbir şey olmadı ama eskilerden ve hayatlarımızdaki yeniliklerden bahsederek kaybettiğimiz zamanın birazını telafi etmeye çalıştık.
O kadar çok konuştuk ve eğlendik ki film saatini kaçırdık. Akşam annemi bırakırken;
“Seninle tekrar çıkmak isterim ama ancak bu sefer benim seni davet etmeme izin verirsen” dedi ve bir akşam tekrar buluşmakta karar kıldık.

Eve geldiğimde eşim yemeğin nasıl geçtiğini sordu:
“Çok güzeldi”dedim. “Düşünebileceğimin çok üstündeydi”.

Birkaç gün sonra annem aniden ciddi bir kalp krizi sonucu vefat etti.
Bu o kadar ani gerçekleşmişti ki onun için bir şey daha yapma şansım olmamıştı.
Birkaç zaman sonra evime,annemle yemek yediğimiz restorandan, ödenmiş iki kişilik bir yemek faturası ve üzerine iliştirilmiş bir not yollandı:´Oğlum, bu faturayı önceden ödedim, çünkü seninle kararlaştırdığımız randevu gününe gelemeyeceğimden neredeyse yüzde yüz emindim. Yine de iki kişilik bir yemek ayarladım çünkü bu sefer eşinle beraber gitmenizi istiyorum. Seninle olan o günkü randevumuzun benim için ne anlam ifade ettiğini bilemezsin.
´Seni Seviyorum.”

O esnada, “Seni Seviyorum” demenin ve hayatta değer verdiğimiz o insanlara hak ettikleri zamanı ayırmanın önemini anladım.
Hayatta hiçbir şey ailenizden daha önemli değildir.
Onlara hakları olan zamanı ve ilgiyi verin çünkü böyle şeyleri erteleyebileceğiniz “başka bir zaman”ı her istediğinizde yakalayamayabilirsiniz.

HAYATMIZDAKİ EN DEĞERLI AŞKIMIZ TÜM ANNELERE

Hayat değiştiren öğretmen ile öğrencinin hikayesi

Devamını oku..

Okulun ilk günleri 5. Sınıfta öğretmen öğrencilerine klişe ve yalan dolu bir söz söyledi:
Hepinizi çok seviyorum…

Ön sırada yana doğru kaykılmış bir öğrenci vardı. Adı Mustafa Yılmaz’dı…
Mediha öğretmen Mustafa Yılmaz’ı bir süre takip etmiş a-sosyal olduğunu, elbiselerinin kirli olduğunu fark etmişti.

Mediha öğretmen Mustafa’nın kâğıtlarını büyük bir kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x ) yapmaktan ve kâğıdın üstüne düşük not vermekten zevk alır hale gelmişti.

Her öğrencinin geçmişine dair bilgileri okurken Mustafa’yı en sona bırakmıştı. Ve bir gün sıra ona geldi…

Mustafa’nın birinci sınıf öğretmeninin notu: Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?

İkinci sınıf öğretmeninin notu: Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor, ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor.?
Üçüncü sınıf öğretmenin notu: Mustafa’nın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evdeki yaşamı yakında onu etkileyecek.

Mustafa’nın dördüncü sınıf öğretmeninin notu: Mustafa içine kapanık ve okulda derslere çok fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.

Ve Mediha öğretmen Mustafa’nın yaşadıklarını okuduktan sonra kendisinden utandı. Ona önyargılı davrandığı ve baktığı için…
Bu olay öğretmeni çok etkiledi… Sürekli Mustafa’nın durumunu düşünür hale geldi… Öğrencilerden hediyeler geldiğinde Mustafa’nın hediyesi onun için önemliydi.

Herkesin içerisinde Mustafa’nın hediyesi açtı… Marketten alınan bir kağıda özensizce sarılmış yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyrek dolu bir parfüm şişesi… Sınıftakiler gülmeye başlarken öğretmen bileziği takıp ne kadar güzel olduğunu söyledi… Parfümü bileklerine sıktı..
Ders bitip ayrılık vakti geldiğinde Mustafa öğretmenine şunu söyledi:
– Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.
Çocuklar gittikten sonra, Mediha öğretmen oturdu ağlamaya başladı…

O günden sonra, okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı, insani boyutlara ve yaşanmışlıklara daha fazla önem verir oldu. Mustafa’ya özel ilgi gösterdi. Ki Mustafa da bu özel ilgiye karşılık veriyor sınıfın en zeki öğrencilerinden biri haline geliyordu.

Okul bitti Mustafa yoluna gitti, Mediha öğretmen ise işine devam etti..
Bir sene sonra, Mediha öğretmenin kapısının altında Mustafa’dan bir not buldu… Notta Mustafa’nın yaşamındaki en iyi öğretmen olduğu yazıyordu.

Altı yıl sonra Mustafa’dan bir not daha aldı. Lise bitti,. Sınıfta üçüncü oldum… Hayatımdaki en iyi öğretmen sizsiniz.

Yıllar sonra bir not daha: Fakülte bitti hayatımdaki en iyi öğretmen sizsiniz…
Ve bu kez isminin önünde titri yazan ama içeriğinde hayatındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu belirten bir not daha… Prof. Dr. Mustafa Yılmaz…
Bir mektup daha… “Babamı bir kaç hafta önce kaybettim evlenme törenimde annemin yerine ayrılan koltukta oturur musunuz?”
Ve evlilik töreni… Mediha öğretmenin kolunda taşları düşmüş bilezik ve annesinin parfümünün kokusu…

Mustafa ile kucaklaşma sonrası doktor Mustafa’nın öğretmeninin kulağına fısıldadığı sözler: “Bana inandığınız için teşekkür ederim, öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim.”

Ağlayan Mediha öğretmenin yanıtı: Mustafa, yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum…”

Sultan 4. Murat’a Sırtını Keseleten Adam

Devamını oku..

Sultan 4. Murat zamanında Habib Baba adında pek bilinmeyen bir Allah dostu yaşarmış. Yaşlı, fakir, gariban bir insanmış… Habib Baba, uzun bir kervan yolculuğunun sonunda İstanbul’a gelmiş. Yolculuğunun tozunu, yorgunluğunu atmak için bir hamama gitmiş. Niyeti; şöyle iyice bir keselenip, paklanmak, bedeninin temizliğini de ruhunun temizliğine denk kılmakmış. Fakat gelin görün ki gittiği hamamı o gün Sultan 4. Murat’ın vezirleri kapatmışlar.

Hamamcı Habib Baba’yı içeri sokmak istememiş. “Bugün” demiş, “Sultan 4. Murat’ın vezirleri hamamı kapattılar. Dışarıdan müşteri alamam.” Habib Baba üzülmüş. Rica, minnet…Israr etmeye başlamış. “Ne olursun” demiş, “kimseye varlığımı belli etmem, aceleyle yıkanır çıkarım. Bu tozlu bedenle Rabbim’e ibadet ederken utanıyorum.”

Hamamcı da insaflı insanmış… Dayanamamış. Hamamın en sonundaki odayı göstererek; “Baba şu odada hızla yıkanıp çık. Para da istemem. Yeter ki; vezirler, senin farkına varmasınlar.” demiş. Habib Baba sevinerek kendine gösterilen odaya girmiş… Yıkanmaya başlamış.

Az vakit sonra bir fakir müşteri daha hamamcının karşısında dikilivermiş. Boylu poslu, genç, yakışıklı biriymiş bu kez gelen… Görünümü de oldukça fakirmiş. Ama sadece görünümü… Bu kişi tebdil-i kıyafet (kılık değiştirmiş) Sultan 4. Murad’mış. O gün vezirlerinin hamamda, topluca alem yapacaklarından haberdar olduğundan “Vezirlerinin kendi başlarına nasıl eğleniğini, eğlenirken kendisinin arkasından söz söyleyip söylemediklerini…” merak etmiş.

Hamamcı padişahı tanımadığından; bu fakir gence de Habib Baba’ya söylediğinin aynısını söylemiş. “Bugün Sultan 4. Murat’ın vezirleri hamamı kapattılar. Dışarıdan müşteri alamam.” Padişah da ısrar etmiş. “Ne olursun hamamcı? Kirli bedenle ibadetimi nasıl yaparım?” Hamamcı yine dayanamamış ısrara… Habib Baba’nın yıkanmakta olduğu odayı göstererek, genç padişahın kulağına fısıldamış; “Şu odada bir ihtiyar yıkanıyor. Sen de sar peştemali beline, o odaya gir. Beraber sessizce yıkanın, bir an evvel çıkın.

Aman gözünüzü seveyim vezirlerin varlığınızdan haberi olmasın.” Sultan 4. Murat beline peştemalı sarıp Habib Baba’nın bulunduğu odaya girmiş. Usulca selam verdikten sonra yıkanmaya başlamış. Bu arada, hamamın büyük salonundan gelen tef, dümbelek, şarkı, türkü sesleri ortalığı inletiyormuş…

Habib Baba’nın gözü, genç hamam arkadaşının sırtına takılmış. Gencin sırtı pek bir kirli gibi görünmüş gözüne… Habib Baba, o kişinin tedbil-i kıyafet padişah olduğunu habersiz yumuşak bir sesle sormuş; “Evladım sırtın pek bir kirlenmiş. Müsaade edersen bir keseleyivereyim.” Padişah aldığı bu teklif karşısında çok şaşırmış ama çok ha hoşuna gitmiş. Hoşuna gitmiş çünkü; ömründe ilk defa biri ona padişah olduğunu bilmeden, sırf bir insan olduğu için ve karşılık beklemeksizin bir iyilik yapmayı teklif etmekteymiş. Memnuniyetle Habib Baba’nın yanına yanaşan padişah; “Buyur baba” demiş, “Ellerin dert görmesin!” Bu sırada içerideki alemin sesleri hamamı çınlatmaya devam etmekteymiş.

Habib Baba, 4. Murat’ın sırtını bir güzel keselemiş… Padişahın gönlü bir kuru teşekkürle yetinmeye razı olmamış. “Ne de olsa insandır. O da her insan gibi kendine yapılan iyiliklerin kölesidir.” diye düşünüp; “Baba” demiş, “Gel ben de senin sırtını keseleyeyim de ödeşmiş olalım.” Habib Baba teklifin kimden geldiğinden habersiz, tebessümle; “Olur evladım” demiş. Sultan 4. Murat bir yandan kese yaparken, bir yandan da Habib Baba’nın ağzını yoklamak istemiş. “Baba be” demiş, “Duyuyor musun şu içerdeki eğlencenin seslerini… Şu hayatta Sultan’a vezir olmak varmış. O seni sevince; bak adamlar içerde tef, dümbelek hamamı inletiyorlar… Sen ve ben ise burada iki hırsız gibi…” Habib Baba genç sultana kendi hükmünü söylemiş:

– Be evladım Sultan Murat dediğin kimdir? Sen asıl Alemlerin Rabbi’ne kendini sevdirmeye bak! O seni sevince; sırtını bile Sultan Murat’a keselettirir!…